Beynin Zengin Yönü

Herkese merhabalar,

Geçen yazımda sizlere dreyfus modeline göre uzmanlıktan ve uzmanlığın esasında nasıl fark yarattığından elimden geldiğince bahsetmiştim. Bu yazımda ise uzmanlığın bir nevi kaynağı olan beynin zengin kısmından ve o kısmın nasıl çalışmaya başlayacağından konuşacağız.

Şimdi günümüzde doğru olarak bilinen bir yanlıştan bahsedelim ilk olarak. Beynin sağ ve sol olmak üzere iki tarafı vardır ve bunlar birbirlerinden farklı görevler yaparlar. Örneğin sol beyin genelde matematik ve problem çözme gibi lineer işler yaparken, beynin sağ kısmı daha yaratıcı ve sanatsal işlerle uğraşır. Dolayısıyla politikacıların ve bilim adamlarının sol beyni gelişmiş derken, sanatçıların ise sağ beyninin gelişkin olduğunu düşünür, birbirimizle bu yönde geyik çeviririz. Yok efendim benim sağ beynim çok gelişkin, ben aslında ressam kafalıyım da beni anlayan yok benzeri laflar geveleyen bir sürü eleman bulabiliriz etrafımızda.

Şu resmi de çok sever o elemanlar he:

Onlara gidin ve söyleyin ki, sağ beyin sol beyin diye bir ayrım yok bir kere! Evet beynin bir kısmı lineer işleri daha iyi yapıyor ve bir kısmı da daha zengin daha canlı ve daha yaratıcı işlerle uğraşmayı seviyor ama ortada sol ve sağ olarak coğrafi bir ayrım yok tabii ki.

Lineer beyin, sözel, analitik, sembolik, soyut, analitik, rasyonel ve doğal olarak lineer bir yapıya sahip. Dolayısıyla tam bir problem çözme makinası ama nasıl problemleri çözebilir? Ne yazık ki genelde daha önce karşılaştığımız problemlere benzeyen problemler. Çünkü semboliklik ve soyutluk özelliklerinden ötürü ne zaman yeni bir şey ile karşılaşsa, onu hemen daha önce gördüğü şeylerle ilişkilendirmeye çalışıyor. Yeni bir şeyle karşılaştığında açık bir şekilde yardıma ihtiyaç duyuyor bu kısım gördüğünüz gibi. Aslında böyle durumlarda zengin beyin devreye girip önsezilerimizle hareket etmemize olanak veriyor.

Zengin beyin dediğimiz kısım ise daha farklı haliyle. Bütünsel, sentezci, somut, benzerlikler kuran, uzamsal, önseziye dayalı bir yapı zengin beyin. Önceki yazımda anlattığım gibi, gerçek bir uzmanın ihtiyaç duyacağı esas yetenekler zengin bölümde saklı. Varlıkları metaforik olarak ilişkilendirebilmek, önsezi kullanabilmek, bütünsel ve uzaysal düşünebilmek hep konusunda en kaliteli insanların başarabileceği işlerdir. Mesela zor bir uygulama yazmak zorunda kalındığını düşünelim. Daha önce denenmemiş bir şey. Uzman ve uzman olmayan iki kişinin bu olaya yaklaşımı çok farklı olur. Uzman olmayan başlangıç seviyesi kullanıcı, bu zor işi yapabilmek için daha önce bunun aynısının çok benzerine ihtiyaç duyar. Ama uzman sadece ufak benzerliklerle kendisine hemen bir bütün model çıkartabilir, bahsettiğim küçük benzerliklerle anlamlı modeller üretebilir ve bunun kısa sürede bir prototipini hazırlayabilir. Çünkü aynı zamanda hem sentezci çalışır hem de bütünü görmek istediğinden, basit bir versiyonun yapılabilir olup olmadığını görmek ister.

Ne yazık ki ortada bir sorun var. Günlük yaşantımızda lineer beyni kullanmaya çok alıştığımız için, zengin beynimizi kullanmaya bir türlü başlayamıyoruz. Lineer beyin deyim yerindeyse beynimizdeki anakartın bus kısmını çok meşgul ettiğinden zengin kısma gidip gelebilen yok. Peki ne yapmak gerek ki zengin beynimiz açılsın? (üçüncü gözümü açılsın der gibi oldu len). Bunun için de bir çok yöntem mevcut, burada en önemli olan temel prensip ise lineer tarafa biraz sessiz olmasını söylebilmek. Bunu yapmanın en kolay yolu ise lineer kesimin yapamayacağı işler üzerinde uğraşmaya başlamak.

Bunlar neler olabilir? Onları da bir sonraki yazıda inceleyelim hep beraber. Herkese iyi günler!

 

 

 

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Tarla Kuşuydu Juliet ve Gönlümdeki Osman Hamdi

Üç tiyatro ve üç farklı dünya. Temelleri aynı ama bir o kadar da birbirinden farklı. Bu yazıda üç oyundan birden söz edeceğim sizlere çünkü yerimiz dar:p.

İlk olarak Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nden bahsetmek istiyorum. Bu oyuna resmen şansa gittik. Esasında ben Bir İntiharın Provası oyununa bilet almıştım ama sahneyi karıştırmışım : ). Olur öyle arada Harbiye sahnesini Haldun Taner’le karıştırmışım. Allahtan son dakikalarda yer açıldı da girdik oyunumuza.

işte galata köprüsü

Oyun Ziya Osman Saba’nın anı parçalarından oluşuyor. Her anı geçişinde dekorun değişmesinden önce oyuncunun güzel sesinden de bir şarkı dinliyoruz. Biraz nostaljik ve karamsar bir oyun ama İstanbul ile ilgili kısımları insanı büyülemeye yetiyor. Örneğin Galata Köprüsü’nü o kadar güzel anlatmış ki oyundan sonra köprüden geçerseniz kesinlikle 30’lu yıllarda o köprünün nasıl bir yer olduğunu hayal edebileceksiniz. Oyuncunun olayı yaşaması gerçekten başarılı olmuş, resmen çıkışta adamcağız için üzüldüm ve bu Ziya Osman’ın nasıl bir derdi varmış diye merak ettim. Ayrıca oyunun bir perde olduğunu da ekleyeyim, gitmek isteyenler akşamın devamına da program yapabilirler.

Gelelim ikinci oyunumuza. Valla hemen söyleyeyim Tarla Kuşuydu Juliet’e bayıldım. Bir kere hikaye gayet güzel: Romeo ve Juliet’in Shakespeare’in tasarladığı gibi ölmediği bir dünya… O efsanevi aşkın ne hale geldiğinin komedisi.. Ve Shakespeare’in buna itirazı;). Romeo ve Juliet’in de Shakespeare’e itirazları;). Ayrıca bu oyunumuz da bir çeşit müzikal. Hem de ne müzikal:). Oyuncuların her biri sahnedeki tüm müzik aletlerini kullanıyorlar neredeyse ve şarkılar da oldukça eğlenceli. Özellikle başrol oyuncusu ve yönetmen Engin Alkan’ın performansı muhteşem. Ayrıca Shakespeare karakteri de inanılmaz!!! (Bu arada İBB’nin Harbiye Sahnesi de çok şahane güzelmiş 😉 ) Sonuç olarak çok güzel bir komedi ve kadın-erkek ilişkilerine dair çok çarpıcı esprili tespitleri var.

Son oyun olarak da Gönlümdeki Osman Hamdi Bey’i izledim. Açıkçası kendisini eskiden Kaplumbağa Terbiyecisi’nden biliyordum. Ama daha sonra belki şu anda da devam etmekte olan Osman Hamdi ve Amerikalılar sergisi sayesinde daha iyi tanıdım. Öğrendik ki kendisi Türkiye’nin ilk önemli ressamlarından ve belki de daha önemlisi ilk arkeleoglarından imiş. Onun sayesinde Anadolu’da ve Mezopotamya’daki bir çok eser koruma altına alınmış. Bu oyunda da onun hayat hikayesini ve kuzeni Esma’nın ona duyduğu hisleri izliyoruz. Yani önemli sanatçı ve bilim adamı Osman Hamdi’nin özel hayatını da öğreniyoruz, evliliklerini Fransızlarla yaptığını, İstanbul’a karşı duyduğu sevgiyi ve aşkı. Bu oyun diğer iki oyuna göre biraz sönük olsa da, tarihimiz açısından çok önemli bir kahramanı tanıtması açısından izlenmesi gereken bir oyun.

Bu arada bu oyunların hepsi Şehir Tiyatroları’nda çok ucuz bilet fiyatlarıyla oynuyor, tiyatroya azıcık ilgi duyanlar kaçırmasın diyeceğim de o zaman da bilet bulmak çok kasıyor, ondan demiyorum:). İyi seyirler.

 

 

 

Çehov – Sevgili Doktor

Herkese merhaba,

Evet baştan kabul edeyim, ben bir cahilim. Sürekli kitap okumaya çalışıyorum ama olmuyor işte, hala okumamıştım Çehov’un Sevgili Doktor oyununu izlemeye gittiğimde. Araya bir çok popüler konu, kendi tarihimizle ilgili önemli kişiler ve eserler girerken henüz Ruslara sıra gelmemişti açıkçası.

Ama utandım. Çünkü sadece güzel bir tiyatro izlemedim. Hayata bakış açımda değişiklik yaratan harika bir tiyatro oyunu izledim. Oyunun başında yönetmen ve başrol oyuncusu Taner Barlas, insanların zor durumda kalmalarına gülerken dikkatli olmamızı istedi bizden. Aslında neye güldüğümüze dikkat etmemiz gerekiyormuş. Bu laflara oyunun başlangıç cümleleri dedim ve geçtim tabii ki çok da anlamayarak.

Daha sonra sekiz kısa oyundan oluşan oyunumuz başladı. Burada sahnedeki mükemmel dekoru not etmek istiyorum. Dönen çift taraflı duvar paneller sayesinde her kısa oyunda farklı bir mekana giriyorsunuz. Bu arada Üsküdar Müsahipzade sahnesi de gayet ferah bir ortam, bir sürü para verip Haluk Bilginer’in oyun atolyesindeki gibi sıkışmıyorsunuz.

Ilk oyunda bakanlık yapan bir generale yalakalık etmeye çalışırken şekilden şekle giren devlet memurunun hikayesini, daha sonra parasını almakta zorluk çeken bir mürebbiyeyi, dişçi koltuğunda geçen bir mücadele sahnesini, tiyatro oynamak için ukraynadan petersburg şehrine 4 günde gelen kızın hikayesini, bir Rus don juanının klasik ama sonu değişik öyküsünü, 3 kuruş için boğulma taklidi yapan adamı, bankada zor durumda kalmış çaresiz kadını ve gözleri dolduran bir genelev hikayesini izliyoruz.

Bu hikayelerin tek ortak noktası ise, hepsinin bir şekilde komik oluşu. Yani burada Taner Barlas ve ekibinin şahane oyunculuğuna da dikkat çekmek istiyorum ama olaylar gerçekten komik ve bir şekilde en kötü hikayede bile gülüyorsunuz.

Ama oyunun başında söylenmişti ya “neye güldüğümüze dikkat etmemiz gerek” diye. Ortalarda bir yerde vuruldum işte ben. Biz aslında diğer insanların düştükleri kötü duruma gülüyorduk, onların şanssızlıklarına yada talihsizliklerine gülüyorduk.

Bankada oradan oraya koşturan kadının bağırmasına gülerken, aslında kocasının emekli maaşından başka hiç bir çaresi olmayan bir kadının çaresizliğine yani sosyal adaletsizliğe gülüyorduk.

Boğulan adamın fiyat kırarkenki haline yani fakirliğine gülüyorduk.

Memurun general karşısındaki ezikliğine gülerken aslında devlet otoritesinin bizleri ezmesine gülüyorduk.

Bizi aldatılan zavallı saf bir kocanın durumuna güldürüyorlardı, yani ahlaksızlığa ve kurnazlığa gülüyorduk.

Öğretmenine ödemesi gereken parayı hesaplarken türlü yalanlarla parayı azaltan işverene gülüyorduk yani kapitalizmin bizleri sömürmesine gülüyorduk.

Dişçi koltuğundaki zavallı hastanın acısına gülüyorduk yani direkt fiziksel acıya gülüyorduk.

Yani biz, insanın en gülünmemesi gereken hallerine gülüyorduk, insanlığımızı her adımda yitirerek. Aslında birbirimizin yardımına ne kadar muhtaç olduğumuzu fark etmemiz gerekirken, hala basit eğlenceler peşindeydik. En azından fark ettik.

Bu yüzden hikayeyi yazan Anton Çehov’a, bu hikayeyi oyun haline getiren Neil Simon’a ve oyunu hem yöneten, hem yazarı konuşturan hem de çok güzel oynayan Taner Barlas’a teşekkür ederim. Bakış açımı değiştirdiniz.

Hedefler

Hedef nedir? Hedefin kelime anlamına baktığımızda ilk olarak nişangah vb askeri terimler görüyoruz ama hepimiz biliyoruz ki hedefin esas anlamı, tasarladığımız olmasını istediğimiz iştir. Bu anlamda her insanın değişik hedefleri vardır, küçük büyük veya dünyayı değiştirecek nitelikte..

Neden hedeflerimiz olur? Çünkü bir çok insan hedefsiz yaşayamaz, insanın yaşamına anlam katması gerekir ve anlam da kendiliğinden havadan düşen bir şey değil sonuçta. Neyse herkesin kendi anlam arayışında haliyle yapması gereken işler oluyor. Bunlar mesela bir sınavı kazanmak, bir dil öğrenmek, bir meslek edinmek, evlenmek, bir hayır işinde bulunmak, bir parti organize etmek, sabahları erken kalkmak, kilo vermek gibi envai çeşit işten oluşabilir. Bunlara ulaşmak, bu işleri başarmak bize anlam ve mutluluk verir yada en azından bu yolda bir adım atmamızı sağlar.

Hedeflerimize nasıl erişiriz? İşin zor kısmı da bu zaten : ). Türk milleti olarak her işe bir gazla girip daha sonra çabucak sıkıldığımız genel olarak bilinen bir şey. Bazen yapmak istediğimiz şey bize zor gelir, bazen anlamını yitirir, bazen ilerleme kaydedemediğimizi düşünürüz ve bazen de bu hedefin yaşamımızdaki diğer olgularla bağlantısını yitiririz yani o konudaki vizyonumuzu kaybederiz. Bu durumda yapmamız gereken şey bir şekilde eylemsizliğin çeşitli tuzaklarına düşmemeyi öğrenmektir.

Hangi yöntemleri izleriz? Mesela bize zor gelen birşeyin nasıl yapılacağını bir yerlere not düşeriz, bundan sonra ne zaman daralsak o yazdığımız nota bakarak kendimize olan inancımızı tekrardan kazanırız bir ölçüde. Bu aynı zamanda anlamı kaybettiğimiz zamanlarda da işimize yarar, mesela sigarayı mı bıraktınız? Ama son zamanlarda zorlanıyorsunuz, bırakırken kararlılığınızı yazdığınız bir not varsa ona bakıp, bırakma nedenlerinizi üzerinden geçerek tekrar içinizde aynı gücü bulabilirsiniz.

Benzer şekilde hedefleriniz arasında bir ilişkiler ağı da kurabilirsiniz, bu sayede o anda yaptığınız iş size sıkıcı ve anlamsız gelse de (insan beyninin state ini korumanın bir yolunu bulsak aslında hiç bu problemlerimiz de kalmayacak da neyse 🙂 ), bu kurduğunuz ağa bakıp, aslında büyük resim için ne önemde bir iş yaptığımızı görebiliriz.

İlerlemek nasıl bir histir? İlerlediğinizi görebilmek için hedefinizi küçük ölçülebilen hedefler olarak bölebilirsiniz. Mesela hedefinizde üniversiteye girebilmek var. İstediğiniz bölüm için yapmanız gereken net doğru cevap sayılarını hesapladınız. Bu doğru cevap sayısını ilerleme şeklinde zaman dilimlerine bölerseniz, matematikte iyiye gittikçe kendinizde daha fazla ileri gitme gücü bulursunuz, çünkü ne yapıyorsanız o anda, doğru şeyi yaptığınızı görebiliyorsunuz : ).

Ne olsaydı da bize yardımcı olurdu? İlk olarak annemiz tüm hedeflerimizin farkında olsaydı ve bizi lise ve üniversitedeki gibi sürekli dürtseydi çoğumuzun başka yardıma ihtiyacı olmazdı. Ama herşey de annelere anlatılmıyor sonuçta. O yüzden sizin bu hedefleri gerçekleştirmek istediğinizi bilen arkadaşlarınızın olması, hem danışabileceğiniz insanlar olması hem de kendinizi kanıtlamak zorunda hissetmeniz sayesinde sizi ilerletecektir. Ayrıca yukarıda bahsettiğim gibi hedefleriniz ile ilgili notlar tutabilmek, hedefleri bir hiyerarşi içinde görebilmek de herkesin işine yarardı. Keşke bunları yapabileceğimiz bir yer olsaydı değil mi?

Ayrıca siz neler hissediyorsunuz bu konuda? Hedeflerinize nasıl ulaşıyorsunuz? Ulaşırken hangi yöntemleri kullanıyorsunuz? Bu konuda yorum bırakırsanız sevinirim.

Herkese iyi günler.

Askerlik

Aslında askerden geleli çok oldu ama yazmaya fırsat bulamadım. Yaklaşık da bir üç ay sonra benim torunlar da askere gidecek o yüzden ufak bir hazırlık yazısı yazmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Askerlik herşeyden önce nedense bir öcü masalına çevrilmiş durumda ülkemizde. Hatta üniversite mezunu olanlar için daha da büyük bir problem haline getirilmiş durumda. Sermaye sisteminin sömürüsündeki (bak bunu da yazacağım bir ara) güzel ülkemizde ne yazık ki insanlar daha üniversite okurken ileriki yılların geçim derdine giriyorlar. Bu yüzden üniversiteden çıkar çıkmaz iş bulma telaşı başlıyor. Bu adımdan sonra da orada kalıcı olabilmek gibi yan amaçlar işin içine girince, askerlik iyice arap saçına dönmüş kronik bir sorun haline geliyor.

Diğer yandan da ordunun bazı düşmanları var biliyorsunuz, bu çevreler yıllardır ordunun güvenilirliğini sakatlamak için yalan yanlış haberler yayınlıyorlar. Yok pislik yediriyorlarmış da yok işkence çektiriyorlarmış da bilmem ne.Yok askerleri bilerek teröristlerin önüne atıyorlarmış vesaire.

Bunların hiç birine inanmayın, ve mümkün olduğunca tez elden askerliğinizi yapıp evinize dönün arkadaşlar, inanın askerliğin tüm zorluğu gençken daha kolay gelecektir sizlere. Özellikle kısa dönem yapacak arkadaşlar dikkat etsin, yaşı ilerlemiş abilerimize çok koyuyordu misal uygun adım yürümek veya mıntıka yapmak vs. O yüzden aradan çıkarın gitsin.

İlk hazırlık olarak psikolojik hazırlık yapmanız gerekiyor zaten arkadaşlar. Hiç birşey düşündüğünüz gibi değil. İlk olarak yaşadığınız hayata kısa olarak ara vermeniz gerekecek. Bunun berbat birşey olduğunu düşünmeyin, hani derler ya bazen uzaklaşmak gerekir diye, inanılmaz şekilde hayatınızı salim kafa ile düşünmeye vaktiniz olacak. Nereye gidiyorum, ne yapmalıyım gibi gerçekten düşünmeniz gereken soruları düşünmeye başlayacaksınız. Askerliğinizi bitirdiğinizde çok daha nesnel ve soğukkanlı birisi olduğunuzu farkettiğinizde mutlu olacaksınız emin olun.

Acemiliğin ilk günleri biraz koyacaktır hatta kısa bir süreliğine hapse atılmışlık duygusunu yaşayacaksınız ama kısa sürede hem arkadaşlarınıza hem de komutanlarınıza alışacağınızdan fazla sorun yaşamazsınız. Ayrıca tüm bunlar çok saçma bizim bunları yapmamıza gerek yok tipinden ergen triplerine de girmezseniz acemiliğiniz çok kolay geçecektir. Kara ve Hava kuvvetlerine gittiyseniz fazla kilolarınızdan kurtulacağınız için sevinebilirsiniz. Deniz kuvvetlerinde de kendi şekliniz olacak tabii ki, ‘Her ananın oğlu asker olur ama her kızın sevdiği Bahriyeli olamaz!’ dersiniz. Sonunda yemin töreni ile hem ailenizi hem de kendinizi gururlandıracak ve gerçek bir asker olacaksınız.

Ustalık döneminde daha net bir şekilde sorumluluk almayı öğreneceksiniz ve bu sizi daha olgun bir insan yapacak, ama bunun için hiç korkmanıza gerek yok çünkü askerde de herkesin insan olduğunu biliyorlar ve sizin gibi komutanlarınızın da limitleri var.

Diğer yandan üniversite bitirip askere giden arkadaşları çok daha farklı bir 6 ay bekliyor. Bir kere size karşı her zaman iki farklı tutum olacak, birincisi sizin okumuş olmanızdan bir şekilde etkilenmişler ve ikincisi de bunu kıskananlar. Fakat ikisini de normal bir şekilde idare ettiğinizde bir süre sonra sadece size saygı duyulduğunu hissetmeye başlayacak ve hatta bulunduğunuz konumdan memnuniyet duymaya başlayacaksınız, fazla çaktırmayın ; ). Astsubaylar size akıl danışmaya başlayacak, uzman çavuşlar biraz ezik hissedecekler. Er ve erbaş arkadaşlarınız size hoca diye hitap edecek, okumuş adam olarak her türlü sorunlarını size danışacaklar. Subaylar ise sizi eşitleri olarak görme eğiliminde olacaklar. Eğer yavşak bir hareket yapmazsanız rütbeliler ile iyi geçinmeniz kaçınılmaz. Hele bir de birilerinin çoluğuna çocuğuna ders falan verirseniz askerlik mi öğretmenlik mi yaptığınızı anlamazsınız.

Ekipman olarak hazırlık yapmaya gelince, söyleyebileceğim en önemli şey, iç temizliğinize önem veriyorsanız ki vermelisiniz mümkün olduğu kadar sayıda çamaşır yanınızda götürmeniz gerektiğidir. Askerde sıkıntı yaşanabilecek şeylerden birisi banyo durumudur ve inanın uzun süre banyo yapmamanın ne olduğunu(16 gün yıkanamadım babalar var mı ötesi?) öğrenmek istemezsiniz.

Diğer bir önemli nokta ayakkabı tabanı. Bu gerçekten süper bir icat ve uzun saatler boyu haşat olan ayaklarınızı hem soğuktan koruyor hem de rahat bir zemine basmasını sağlıyor. Zaten askerlikte en çok özleyeceğiniz şeylerden biri de halıya basmak olacak. Kauçuk ve tiftik keçisi derisinden olanları var, ben tiftik keçisi derisinden olanları öneririm. Kauçuk çok zengin duruyor, başınıza iş almayın. Ben taban kullanmama rağmen, bir ayak parmağım askerlik boyunca felç kaldı, doktor da aynı cem yılmaz a dedikleri gibi geçer geçer dedi. Ulan gerçekten geçti be sonunda o da çok ilginç hee :).

Yanınıza kesinlikle bir defter ve mümkün olduğu kadar kitap almaya çalışın. Defter çok önemli bir ihtiyaç çünkü uzun bir süre kendinizi başka insanlara ifade etmekte zorlanacak ve çekingen davranacaksınız. Diğer yandan bu kendinizi ifade etme konusunda da zamanla güzel şeyler yazabildiğinizi, düşüncelerinizi daha iyi organize edebildiğinizi farkedip mutlu olacaksınız ve güveniniz yerine gelecek. Ayrıca çok boş kalan zihniniz gördüğü her kaynağı kullanmak isteyeceğinden okuduğunuz basit bir gazete bile yaratıcılığınızı tetikleyecek ve aklınıza mükemmel fikirler gelebilecek. Bu fikirleri inanın kaybetmek istemeyeceksiniz. O yüzden yazın olum, hem vakit geçer şafak atar.

Kitap olayı da ayrı bir güzellik. Kitap okumaya hayatında yer veremeyenler ve vakit bulamayan insanlar neler kaçırdıklarını askerde anlarlar. 5 ay askerlik yaptım 8-9 kitap okumuşumdur. Bir kere inanılmaz bir dünya yaratacak kitaplar size askerlikte. Oraların sıkıntısından kurtulacaksınız başka başka yerleri hayal edebileceksiniz. Kitap okuyan adamı da askerde ciddiye alırlar onu da söyleyeyim. Benim götürdüğüm kitapları okumak isteyen ve okuyan komutanlarım oldu, varın siz düşünün adamın benim hakkımda ne düşündüğünü :). Hımm yalnız komutanlarınızın kıl çıkma ihtimaline karşılık başta fazla siyasi kitap götürmeyin göze batmayın fazla.

Son sözler olarak şunu söylemeliyim ki askerlik gerçekten hayata hazırlık için birebir. Aslında etrafınıza baktığınızda bir çok basit mesleğin temelinde askerlik olduğunu göreceksiniz. Misal güvenlik görevliliği, misal akaryakıt istasyonları misal hızlı yiyecek restoranları vs. Bütün kurumlarda iyi kötü bir ast-üst hiyerarşisi ve bazı rütbeler olacaktır. Sonuçta etrafta ne kadar çok onbaşı ve çavuş olduğunu anlayınca siz de iyi ki askerlik yapmışım diyeceksiniz.

Diğer yandan askerde, hiç beklemediğiniz olaylar olabilir, beklemediğiniz insanlarla tanışabilir, beklemediğiniz dostluklar ve yakınlıklar kurabilirsiniz. Gidin de bitsin işte yaa, bu kadar kafanıza takılacağına, kafanız rahat olsun.

Sonuçta askerlik bu, yapacak bir şey yok:).

Genel bir iki not

Askerlik ile ilgili yazım uzuyor. Çünkü bu önemli bir konu ve elimden geldiğince kendi deneyimim doğrultusunda iyi bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum.

Ama bu arada bahsedilecek bir şey var ki… Bu sabah normal rutinimin dışına çıkıp Yeşilköy -> Mecidiyeköy yolunu yaptım. Aman Allah ım, inanılmaz gereksiz bir trafik. Ne bir kaza ne bir çalışma.. Anladım ki bu istanbul trafiği bizlerin ruhunu ve enerjisini emmek için yapılmış özel bir tasarım. Cem kişisinin bu konuda çok şahane bir tviti oldu bugun paylaşmak istiyorum :

I am capitalism and you spend 3 hours a day to make oil companies bigger and richer. (Türkçe meali : Ben kapitalizmim ve sizler her gün 3 saatinizi petrol şirketlerini büyütmek ve zenginleştirmek için harcıyorsunuz.)

Ayrıca sonbahar geldi lan, artık böyle leş gibi terlemeyeceğiz sokaklarda, mis gibi pazar günlerinde istanbul sahillerine akın edip güneş banyosu yapacağız ve yine terlemeyeceğiz.

Neyse yakında görüşmek üzere.

İz Mermileri ve Yazılım Projeleri

Herkese merhaba,

Andrew Hunt ve David Thomas’ın ibretlik çalışması The Pragmatic Programmer kitabında enfes bir bölüm okudum geçenlerde. Bu bölümün en azından Türkçe yorumunu sizlerle paylaşmam gerektiğini düşünüyorum.

Askerlikte, gece çatışmaları ayrı bir önem taşır çünkü genelde hedefinizi işler son raddeye gelinceye kadar göremezsiniz. Çatışma çıktığında işler karışır ve özellikle makinalı tüfek kullanan tim elemanlarının azami dikkat etmesi gereken bir kaç dakika yaşanır. Makinalı tüfek erinin, ateş etmeye başlamadan önce karşı tarafın ateşinin en azından yönünü tespit etmesi gerekir ki kendi elemanlarını vurmasın. Peki bu nasıl yapılır, ses ve iz mermileri ile yapılır. Sesin geldiği yöne bakarsınız ve sonra iz mermilerinin çıktığı yere hedef alırsınız.

Fakat burada Hazır Ol, Nişan Al ve Ateş! emrinden farklı olaylar gelişir. Karanlıkta nişan alabilmeniz çok uzun sürer bir kere, tüfeğin gezinden baktığınızda zaten karanlık olan dünya iyice karanlıklaşır ve herşey görünmez olur. Bu yüzden burada sırayı değiştirmek gerekir, Hazır Ol, Ateş Et, Nişan Al ve Tekrar Ateş Et! emrini uygularsınız. İz mermileri her 10 yada 20 mermide bir fosfor taşıyan mermilerdir ve tüfekten çıktığı andan itibaren arkasında iz bırakarak hedefe ilerler. Siz de bu iz mermileri sayesinde nereyi vurduğunuzu bilir ve gerekirse nişanınızı ona göre yeniden düzenlersiniz. Ve eninde sonunda hedefi vurursunuz, tabii o sizi daha önce vurmadıysa :). Bu arada denizci olarak askerlik yaptım, bunları da sadece teorik olarak dinledim komutanlarımdan :).

Yazılım projelerinde de benzer bir yaklaşım uygulayabiliriz(hayat fazla derecede askerliğe benziyor ya ona da ayrıca bitiyorum 🙂 ). Diyelim ki yeni bir projeye başlıyorsunuz. Ve ilk deneyeceğiniz işler olacak. Bu durumda, herşeyi baştan tasarlayıp, inciğine kadar detaylandırıp, uzun uğraşlardan sonra tasarımın tamamını ortaya koyabilirsiniz. Bu en temel yazılım mühendisliği çalışma şeklidir ve herkesin aklına ilk bu çözüm gelir.

Fakat bu kadar tasarımda ya hata yaptıysanız? Başa dönmeniz için yeterli vaktiniz kaldı mı? Takımın morali ne durumda? Hali hazırda müşterileriniz varsa onlara ne söyleyeceksiniz? Patronunuza da açıklama yapmanız gerektiğini unutmayın. Sonuç olarak bayağı bir stresse gireceğiniz kesin gibi görünüyor :). Peki bunun yerine ne yapabilirdik?

Bunun yerine, bizi zorlayacak sistemin tek başına çalışabilecek en küçük iskeletini ortaya çıkarabilirdik. Bakın burada prototiplerden bahsetmiyorum çünkü prototip kodlar kullanılmaz, atılır. Burada sistemin en küçük ve basit mimarisinin çıkarılmasından söz ediyorum. Diyelim ki akıllı bir telefondan uzaktaki bir sunucuya bağlanıp, çalışanlarınıza işler atayıp, onlara e-posta yoluyla haber verebilen ve geri besleme alabilen bir çözüm hazırlamanız gerekiyor. Burada ilk olarak, akıllı telefondan uzak sunucuya bağlanıp, oradaki veritabanına veri girip, sonuç olarak boş bir mail gönderen bir iskelet yazılım hazırlamalısınız. Görebileceğiniz gibi bu bir prototip değil, esas sisteminizin en temel parçasını çıkarmış oluyorsunuz. Bunun üzerine diğer akıllı telefonları desteklemeyi, iş tipleri girmeyi, değişik mail adreslerine zamanlı olarak mail atmayı, alınan cevabı işlemeyi de yapabilirsiniz.

Yani sistemin en temel halini en çabuk şekilde hazırlarsanız, projeniz büyük ihtimalle başarıya ulaşacaktır.

Sistemin diğer özelliklerini uygulamayı da kolaylıkla yaparsınız çünkü elinizde en basit işlemin hazır örneği bulunmaktadır. Kolaylıkla yaparsınız çünkü moraller yüksektir, her adımda hedefe yaklaşırsınız.

Aynı izli mermiler gibi…

TTNET, elektrikçiler, telefon kabloları ve ev sahipleri

Herkese tekrar merhabalar,

Şimdi geçen yazımda bahsettiğim, yazdığım konularda daha kohezif bir ilerleme isteğim vardı. Yalnız güzel İstanbul insanın önüne öyle şeyler çıkartıyor ki, anlatmadan geçme ihtimalim yok, tarihe kesinlikle not düşmemiz gereken saçmalalıklar bunlar..

Neyse efendim, ilk günden başlayalım. 17 Ağustos çarşamba günü işten çıkıp Emniyetevler deki rezidansıma gittim. Eve geldim bir de ne göreyim internet kopup kopup bağlanıyor. Ben de üşenmedim TTNET in müşteri hizmetlerini aradım. Dedim kardeşim bu internet kopuyor, nedendir bir el atın şu işe. İşte klasik beylik laflarını kullandılar ve sonunda sinyal alamadığımı, arıza kaydı oluşturacaklarını söylediler ve ben de tamam deyip telefonu kapattım. Allah dan yanımda kullandığım bilgisayara gayet uyumlu ve 3G paketi olan bir telefon vardı da onu bilgisayara bağlayıp mağdur olmaktan kurtuldum. Bu arada TTNET in müşteri hizmetlerinde hiç bir şekilde cep telefonu indirimi yok, ararsanız 4 dk için 4 tl para ödeyebiliyorsunuz, olayın böylesine de bir ekonomik boyutu var.

Sonraki günlerde ses çıkmadı elemanlardan. Ben de haliyle bir kaç kez daha aradım perşembe ve cuma günlerinde. Hatta ve hatta twitter a TTNET i şikayet eden tvitler yazdığımda, adamlar sosyal medya kanalından bana ulaşıp şikayetimi not ettiler ayrıca.

Neyse sonunda geçtiğimiz pazartesi bir telefon aldım. Arayan eleman, gayet asker arkadaşı ile konuşurmuş edasıyla evde olup olmadığımı sordu. Ben de kendisine mesai saatinde olduğumuzu doğal olarak da işte olduğumu söyledim. Sanki ev hanımıyız ulahn allah allah ya. Neyse bu da biz gene de bakarız, yaparız birşeyler deyip, telefonu kapattı. Ben de safım ya, ulan diyorum heralde adamlar çözecek sorunumu, kurtuldum falan diye seviniyorum. Akşam eve geldim, büyük bir hevesle modeme baktım ve ne göreyim, eskiden şifa niyetine arada sırada yanan adsl ışığı tamamen sönmüş ve sıfır sinyale düşmüş duruma gelmiş. İnanılmaz bir moral bozukluğu ve 5tl sonrasında gene içimi TTNET müşteri hizmetlerine döktüm.

Ertesi gün daha olumlu bir güne başladım. Öğleden sonra pazartesi beni arayan numarayı arayıp durumun ne olduğunu sordum. Telefonu açan adam bana gene asker arkadaşı edasıyla randevu ayarlamamız gerektiğini söyledi. Ben de öğle tatili uygun olur mu diye sordum. Sonuçta çalışıyoruz ve en uygun zaman bu. Ama beyefendi beğenmedi, yemek yiyorlarmış (yalana gel, kesinlikle oruçlu hepsi elemanların), hatta saat 13:30 u bile beğenmediler ve saat 14:00’te anlaştık(bu insanlar adamı bezdirmeyi iyi biliyor arkadaş). Neyse ben tam kapamaya doğru dün gelen ekibin akıbetinin ne olduğunu sordum ve elemanın şaşkınlığıyla karşılaştım. Adamın diğer ekipten hiçbir haberi yoktu ve bir excel dosyasına bakacağını söyledi(bu devirde hala yaptıkları işleri excelde tutan insanlar var ulahn). Baktı dedi ki, arkadaş biz zaten gelmişiz oraya, bizim adamlar kablo ıslahı gerektiğine karar vermişler. Ulan dedim iyi be, kablo ıslahının ne zaman olacağını sordum. Valla hiç belli olmaz her an gelebiliriz şeklinde benzer saçmalıklar geveledi ve sen yarın bizi bir ara sor, durumu öğren deyip kapattı.

Çarşamba günü ben bunları öğleden sonra aradım arkadaş, başka bir eleman açtı bu sefer telefonu. Dedim nooldu arkadaş bizim iş(ben de bunlar gibi konuşmaya başladım artık ehehe)? Bu eleman bir baktı sordu mordu ve en sonunda, kablo ıslahına gerek olmadığını, benim elektrikçi çağırmam gerektiğini söyledi. Akşam o sinirle eve gittim, yarım saat elektrikçinin dükkana gelmesini bekledim, elektrikçide de pis bir huy, adam cevap veremeyeceği zaman kesinlikle açmıyor telefonunu(bakmayın elektrikçi ile de kanka olduk arada). Neyse sonunda tuttum adamı götürdüm kutuya, baktı ve dedi ki arkadaş biz burada birşey yapamayız, hangi kabloların sana ait olduğu belli değil. Haydaaaa, döndük başa. Aradım gene TTNET’i, dedim eleman gönderin kabloları işaretlesinler. Bunlar bana tabii tabii beyefendi şeklinde klasik yanıtlar verdiler.

Bu arada not düşmem gereken başka bir olay var. Sosyal medya kanalı var TTNET’in, buradaki arkadaşlar biraz daha düzgün çalışan insanlardan oluşuyor, iş takibi yapacak kadar işlemci gücü ve hafızaya sahip beyinleri var ve kendi aralarında da organize olabiliyorlar. Buradaki bir eleman bana Türk Telekom’u arayıp onlardan kutu için şikayette bulunmamı önerdi. Bu sayede gelen ekipler kutuyu düzenleyip benim de kablolarımı işaretleyebilirlermiş. Tamam dedim arayayım şu Türk(Arap) Telekom’u, demez olaydım. Açtım, kendini çok beğenmiş ses tonuna sahip bir hatun telefonu açtı. Dedim arkadaş böyle böyle, çoook soğuk bir biçimde bu sorunun kendilerini ilgilendirmediğini, kutuya falan bakmayacaklarını, ankastre denilen telefon kutusunun sorumluluğunun bina yönetimde olduğunu söyledi. Elektrikçi yapamıyor arkadaşım bina yönetimi nereden bilsin hangi kablo kimin deyince de efsane cümlesini kurdu : “Daha iyi bir elektrikçi bulmanız gerekiyor beyefendi….”. Dedim ulan şaka yapıyor heralde, ama sonraki cümleleri de bunu destekler biçimde oldu. Bir yaşıma daha girip (bu süreçte sanırım 34 yaşına falan geldim) telefonu kapattım.

Mübarek Kadir gecesinin olduğu cuma günü de böyle geçtikten sonra, ipleri tamamen elime almaya karar verdim. Sabah ilk iş TTNET’i arayıp destek elemanı istediğimi söyledim. Klasik yanıtlar aldım. Kalktım üşenmedim gittim Gayrettepe’deki genel müdürlüğe. Kapıdaki güvenlik arkadaşlar şu anda müşteri şikayetleri inceleyen kişilerin çalışmadığını, ama kendi telefonlarından TTNET’i arayabileceğimi söyledier. Aradım bu sefer tehdit ettim arkadaş, çıkıcam dedim, kullanmayacağım dedim, Turkcell dedim, Uydu.Net dedim bir sürü şey dedim. Eleman da sonunda dayanamadı bana Gayrettepe santralin adresini buldu ve verdi. Güzel bir dilekçe de döşendikten sonra kalktım gittim santrale. İnanılmaz kolay şekilde muhattap buldum ve bir görevlinin gelip kabloları işaretlemesini söyledim. Ve adam gerçekten geldi lan!! İnanamadım ama geldi, neredeyse şöyle bir adamı elleyecektim gerçek misin ulan sen diye… Neyse bu işaretledi kabloları ve gitti öğleden sonra saat 4 itibariyle. Akşam sonunda elektrikçi geldiiiii ve gene olmadı lan!!! Gene olmadı, bu sefer modemi getirdik doğrudan telefon kutusuna bağladık. Orada da olmadı, meğerse kutuda da problem varmış lan? Elektrikçi modemin de arızalı olabileceğini söyledi. Arkadaş aldım modemi ana ocağına gittim taktım ve modem takır takır çalıştı. Ben gene açtım TTNET’e döşendim durdum. Ama bu sefer fazla ileri gittim… İyi oldu ama : )).

En sonunda pazartesi geldi çattı… Yine kalktım gittim santrale, durumu anlattım, bir adamı görevlendirdiler. Adamcağız geldi kutudaki sorunu çözdü gitti. Ben gene akşama kadar elektrikçiyi bekledim, 3 te geleceğim diyen adamın elemanı gelip çalışmaya başladığında saat 7 olmuştu. Eleman da lise arkadaşlarımdan Bertan’ın aynısıydı ve aynı çakallıktaydı, elektrikçinin bana 50 liraya yaparım dediği işe en az 80 e olur falan dedi. Neyse… Elektrikçiyle konuşunca 60’a indirdim ve sorun çözüldü. Ben de 12 günde falan bayağı bir zihinsel efor sarfetmiş oldum hayırlısıyla.

Gelelim işin bir bu kadar daha enteresan yanına.. Bu süreçte tabii ki her sorumlu kiracı gibi ev sahibeme haber verdim. Dedim bakın kardeşim böyle böyle durumlar oldu. Hatta kocası, kombiye bakması için usta getirdiğinde(evet kombi de bozuk ak), adama direkt yüzyüze söyledim, beni sadece geçiştirip kaçtı. Neyse elektrikçi çalışmaya başlamadan önce arayıp haber verdim kendisine, bana cevaben tüm bunların sorumlusunun TTNET olduğunu, ne olduysa TTNET özelleştiğinden beri olduğunu, (kendisi aynı zamanda emlakçıdır) son zamanlarda verdiği 10 evden 5’inde benzer problemlerin olduğunu ve ev sahiplerinin bu giderleri karşılamadığını belirtti. Sonuç olarak da kendisinin bu ücreti ödemeyeceğini, kablolarının sağlam olduğunu aktardı. Ya güzel Allah’ım sen bana sabır ver. Ki ben eve girdiğimde en az 15 tane yanmayan spotu tekrar taktırdım, sökülmüş prizlerin yerine yenilerini taktırıp parasını istememiş adamım, kala kala bir 60 liraya kalan bir ev sahibi ile karşı karşıya kaldım.

Sonuç olarak, bundan sonra TTNET ile iş yapacaklara nacizane bir tavsiyem var, hiç müşteri hizmetlerini arayıp Turkcell i zengin etmenin manası yok, bir iki aramada çözemediğiniz tüm sorunları, direkt adamların masasına götürün, sizi orada krallar gibi karşılamak zorundalar çünkü karşılarına bir telefon sesi değil, madde olarak çıkıyorsunuz.

İkincisi ev tutacaklara tavsiye, ev sahibini alıp eve gidin taşınmadan önce. Tek tek arıza tespiti yapın, herşeyin çetelesini çıkarın. Sonra böyle yavşaklıklar yapamasınlar.

Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki bundan böyle ev sahipleri ve TTNET ile ilgili tüm sıkıntısı olan arkadaşlara yardım edeceğim elimden geldiği kadar ve bu gibi kronik toplumsal sorunların çözülmesi için daha kollektif çözümler de düşünmeye ve tasarlamaya başlıyorum.

Öptüm, kalın sağlıcakla…

Yeşilköy…

İlk yazımı yaşadığım, çok sevdiğim ve yakın gelecekte ayrılmak zorunda kalacağım ama her fırsatta döneceğim memleketime, köyüme, Yeşilköy üme adamak istiyorum.

huzur yeşil ve mavi

Yeşilköy, adını şimdilerde daha çok lüks kafe ve restoranlarıyla duyuruyor. Ama sakinleri için Yeşilköy, çok daha fazla anlam taşır. Bir kere yeşildir… Ormanı geçtim, koruluğu bile olmayan ama bu kadar yeşil olan başka bir yer yoktur yakınlarda. Sonra mavidir, gökyüzü de hele maviyse siz düşünün artık denizini. Yok kolibasili, yok yosunu falan diye de korkmuyorsanız mis gibi girilir bile denizine. Hatta Eylül 2008 de dibinden kum çıkarmışlığım da vardır. Sahili çok güzeldir, marinası vardır meyhaneleri ile birlikte. Sakindir, baharları insanlar sahilinde yürümek için arabayla gelir uzaklardan. Çoşkuludur aynı zamanda, yazları İstanbul’un dört bir yanından gençler yüzmeye sahillerine gelirler (Genel huzur yerlerde tabii de ona yapacak birşey yok.) ). Çarşısı da hareketlidir, her türlü yemek ve içecek seçeneğine erişiminiz vardır.

İnsana huzur verir, boşverme gücü verir. Sabah kalktığınızda güneşin ve denizin birleşmesini görmek, İstanbul’un leş trafiğinde yaşayacağınız zorlu saatler için içinizde güç biriktirir. Akşam zar zor kendinizi evinize attığınızda ise, balkona bir çıkarsınız, şöyle güzel derin bir nefes alırsınız, sıkıntınız uçar gider. Sessizlikte size düşünmek için fırsat verir. Kendinizi duyabileceğiniz ender İstanbul alanlarındandır.

Ama ayni zamanda yaz sicaginda ses verir, gürültü verir, darbuka sesinden delirmenin eşiğini verir, sahil sesinden pazar sabahı(6 da falan denize girmeye başlıyorlar, hatta 5:30 civarı mahalle delileri bile denize giriyor lan.) ) uyuyamamak da verir. Mesela ben şu anda bu yazıyı yazarken, temmuz gececilerinden (evet bir de böyle yaz geceleri gelip, geceyi burada sabah eden tipler de var) yada koydaki teknelerden birinden gelen Bülent Ersoy şarkısının eşliğinde takılıyorum :). Bunlarla beraber envai çeşit mangal kokusu da eşantiyondur Yeşilköy’ümde. Artık ne pişiriyorsa millet, çok enteresan kokuyor len .) .

Diğer yandan insana havaalanına yakınlık verir. Herkes uçaktan indikten sonra bir de nasıl evine gideceğini ( İstanbul-Adana uçakla bir saat, havaalanı-Levent bir buçuk saat; saat 18:00’de ) düşünürken, siz kenardan geçen bir taksiye atlarsınız (Şu anda ‘Çile Bülbülüm’ çalıyor ve daha güzeli de elemanın birinin uzun havada Bülent ablaya yetişme çabası oldu, kayıtlara geçin : D). Ha bu arada taksiciden bir güzel bir eve hoşgeldin muhabbeti yada en azından merhabası bekliyorsanız da hayal kırıklığı yaşarsınız. Adam büyük ihtimalle size ‘Allah seni benim başıma nereden gönderdi?’ şeklinde bir bakış atıp son gaz Yeşilköy’e gelip, sırasına geri dönmeye çalışacaktır. Ama olsun havaalanına yakınlık iyidir.

Aynı zamanda uzaktır ama Yeşilköy. İstanbul’un beğenmediğimiz o semtleri var ya, işte oralarda çalışmak zorunda kalırız çoğu zaman. E oralardan kalk da akşam evine dön kolaysa, e hani trafik de olmasa neyse ya. Ama şehirden uzak olması, uzak kalmak istediğinizde size alan verir…

Spor yapmayanlara bahanesizlik verir Yeşilköy. Yaklaşık 7 kmlik sahili ile hem yürümek hem koşmak hem de bisiklet sürmek için oldukça fazla parkura sahiptir. Ayrıca belediyecilikte yeni bir çığır olarak ele alabileceğimiz her 30 metrekarelik alana spor aletleri atılması olgusu bizim sahilimizde de var. O açıdan fitness, vücut geliştirme gibi sporlarla ilgilenmek istiyorum ama param yok diyenler; siz de uzayın.

Yeşilköy yeşil, Yeşilköy deniz, Yeşilköy martı, Yeşilköy balıkçı tekneleri, Yeşilköy huzur, Yeşilköy sevgi ve saygı, Yeşilköy uçurtma, Yeşilköy denize bakılarak içilen bir bardak çaydır.

 

Saygı ve sevgiyle…