Dublin’de 1 yılın ardından

Herkese selam,

En son geçen sene Dublin’e taşınırken bir şeyler yazmıştım sanırım. Sonra 2016 başında da bir güncelleme verdim. Bu şehre taşınmanın üzerinden 1 sene geçeli 2-3 hafta oldu, bu sebeple bu konuda bir şeyler yazayım dedim.

İlk olarak günlük yaşamdan bahsedeyim. İstanbul’dan sonra günlük yaşam sanırım dünyanın her yerinde biraz daha kolay gelecektir bizlere. Benim bu senem şanslı geçti, iş yerine uzun yoldan yürünce 13dk, kısa yoldan yürüyünce 8dk’da gidebiliyorum. İstanbul’un büyüklüğünden sonra cennet gibi. Diğer yandan Dublin düz bir şehir olduğundan bisiklete binmek çok kolay ve merkezi yerlerde belediyenin kartlı bisikletlerine kolaylıkla binebiliyorsunuz. Otobüse başlarda otelden işe gidebilmek için biniyordum ama bisiklet kartımı ayarladığımdan beri pek fazla otobüse binmedim. Taksi de şehir küçük olduğundan görece ucuz. Ama en önemli değişiklik taksicinin kendisinde. Bizim memleketteki sığır taksicileri alın ve -1 ile çarpın, işte size Dublin taksicisi. Güzel bir sohbet ve Dublin hakkında yeni şeyler öğrenme imkanı elde ediyorsunuz genellikle. (arada salladıkları da oluyor ama olacak o kadar)

Günlük yaşamdan iş yaşamına geçersek, gene İstanbul’dan daha rahat bir manzara ile karşılaşıyoruz. En önemli fark, bu şehirde zanaatkardan mühendisine herkes bir şekilde kendine yetecek kadar para kazanıyor ve genellikle kimsenin mesai yaptığını göremiyorsunuz. Bu iyi bir şey. Örneğin İstanbul’dan getirdiğim bir haritayı burada 100 euro’ya bir haftada çerçeveletebildim.(kazıklanmış da olabilirim:) ) Ama ben biraz İstanbul’daki iş yaşantısı enerjisini de özlüyorum. Millet biraz fazla rahat, kahve dükkanı pazar kapalı olabiliyor mesela:). Ama sonuç olarak herkese saygı gösterilen ve hakkının Türkiye’ye göre çok daha iyi ödendiğini söyleyebileceğim bir yaşamdan bahsediyoruz. (Bunları yazarken otobüs şöförlerine 8 yıldır zam yapılmadığını ve öğretmenlere 20 yıl önce maaş indirimi yapıldığını da öğrendim, buraya not olarak düşeyim)

Biraz kişisel ve sosyal yaşamdan bahsedeyim. Öncelikle İrlanda’nın olduğu gibi Dublin’in de  ana sosyal merkezi pub. Pub ismi zaten “public house” isminden geliyormuş. Dolayısıyla çocuklar dışında her yaş grubundan insanı bulabileceğiniz mekanlar bunlar. Her akşam 5-9 arası hepsi dolu diyebiliriz. Gerçekten de anlatıldığı üzere sıcak kanlı insanlar bu irlandalılar, özellikle publarda. Ve biraları nefis, bununla ilgili ayrı bir yazı yazılır resmen. Bunların dışında Dublin hızla kozmopolitleşen bir şehir görünümüne ulaşıyor. Sokakta Avrupa’nın tüm dillerini ve çokça Portekizce’yi duyabiliyorsunuz. Ama bu kozmopolit görünüm, insanların sosyal yaşamlarında henüz bu seviyede değil. İnsanların en temel insan ihtiyaçlarından birisi olan kabile üyeliği ihtiyacından ötürü, kendi vatandaşlarıyla gruplaşmak kolay geliyor insana. Kendi milletinizden birisiyle arkadaş olma hızınıza şaşarken, başka milletlerden insanlarla arkadaş olmak için de fazladan çaba sarfetmeniz gerektiğini görüyorsunuz.

Diğer yandan Dublin’in küçük ve mesailerin normal olması sayesinde, resmen dünyanın vakti kişinin kendisine kalıyor. Ben ilk aylarda sosyal çevre edinmek için genellikle boş vakitlerimi türlü publarda harcıyordum:). Tabii alkolün bir sonu yok ve mart sonu gibi 90 kiloya geldiğimde spora ağırlık vermeye karar verdim. Şimdi de resmen haftanın 4 günü zorlanmadan spor yapabiliyorum. Şehrin her yeri koşu parkuru, çok yağmur yağmadığı sürece şahane. İnsanlar sadece fitness ve futbolla değil, yüzme ve tenis gibi daha değişik spor dallarıyla da ilgililer. Resmen hobi bulayım da yapayım dediğiniz bir bolluk. İstanbul’da vakit darlığından şikayet edenlere iyi gelecektir.

En can alıcı konulardan birisi konut piyasası. İrlanda bilindiği üzere 90’ların ortasında Keltik Kaplanı denilen bir ekonomik ivme yakaladı ve hızla büyüdü. Büyümenin ana iticilerinden birisi de emlak sektörüydü(müş). 2008’de dünya ekonomik yavaşlaması ile birlikte İrlanda’daki ekonomik balon da patlamış ve inşaat sektöründe çalışan bazı insanlar ülkeyi bile terketmişler. Uzun lafı kısası bu sebeple şehirde konut inşaatları açısından bir kriz yaşanıyor ve bu da tabii ki piyasanın emlakçılar ve ev sahipleri tarafından domine edilmesi gibi leş bir sonuç çıkartıyor. Ben geçen sene geldiğimde 1+1 evler için kiralar 1000-1200 arası iken, şu anda bu kiralar 1300-1600 arası değişiyor. Ben nereden mi biliyorum hala piyasayı? Bizim ev sahibimiz de uyanık çıktı ve evi satıyorum gerekçesiyle bizi evden çıkarıyor. Ben de geldiğimin birinci senesinde ikinci evime çıkmak zorunda kaldım bu sebeple.

Peki diyeceksiniz ki gurbet ne durumda? İşte belki de en zor kısımlardan birisi bu. Ben bugüne kadar belirli bir dönemden sonra ailemden ayrı yaşadım ama 6 aylık askerlik ve 3 aylık Çin seyahatim dışında bir şekilde hep annemle aynı şehirdeydim. Anladım ki, insanın annesinin yaşamadığı her şehir, gurbetmiş. Ben ki ne yazık ki ailemle olan sıcak bağlarımla tanınan bir kişi olmadım ama, insan haftada bir annesi görmek istiyor, ve göremeyince de özlüyormuş. Diğer yandan sevgilimden de bir seneden fazladır ayrıyım, onunla annemle görüştüğümden çok daha fazla görüşmüş olsak da, bu durum da ayrıca yorucu ve insanın sinirlerini yer yer zayıflatan bir durum. Sonuç olarak anladım ki, insan annesini ve yarini hep yanında istiyor:).

Sanırım her konuya kısa kısa değindiğim için yüzeysel bir deneme oldu ama umarım yakında daha detaylı şeyler yazarım İrlanda,Dublin ve yabancı ülkede iş yaşamı üzerine.

Sevgiler

Birinci sene-i devriye

Herkese merhaba,

Bu blogda resmen bir sene geçirmişim, hatta daha fazlası geçmiş bile. Yazmaya başlarken gerçekten bir sene yazar mıyım diye düşünmemiştim ama kendimi ifade etmemin vaktinin de geldiğini biliyordum. Dolayısıyla çeşitli konularda yazarak bir seneyi doldurdum, umarım birilerine bir fayda sağlayabilmişimdir.

Şimdi ise bu bir senenin muhasebesini yapmanın zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu bir senede neler oldu, neler yaptık, neler yapabilirdik şeklinde kısa bir özetlemeye girişeceğim izninizle.

Öncelikle herşey askerliğim sırasında başladı diyebilirim, tüm bu blog fikri, bu sene boyunca yapacaklarımın hepsinin tohumları aklıma bu evrede düştü.  Sonuç olarak herşey gelişmeye müsait biçimde İstanbul’a döndüm.

Askerden sonra iş bulma safhasının ardından kendi evimi kurmamın zamanı gelmişti. Geçen sene yine bu zamanlarda, hala oturmakta olduğum evimi kiraladım. Kendi evinde oturmak neymiş, derdi sıkıntısı neymiş, ev arkadaşlığı vs bu evrede öğrendim. İnsanın kendini hem daha özgür hem de daha az özgür hissedebilmesini tattım adeta. Arada aksiyon olsun diye evi bile soydurduk ki, deneyimimiz tam olsun. Bu arada bir uyarı imkanınız varsa Emniyetevler’de oturmayın hele ki sokağa bakan bir evde kesinlikle oturmayın.

Ayrıca gene askerliğimi yaparken normal iş yaşamının insanı tatmin etmesini beklemenin aptallık olmasa da fazla iyi niyetlilik olduğunu fark ettim. Bu sebeple askerden dönünce kendi projelerime da ağırlık vermeye karar vermiştim. Bunun üzerine arkadaşım Fatih Dönmez ile enteresan bir şekilde bir kader birliğine girdik ve ilk meyvesini WishJoin olarak aldık. WishJoin adı tam olarak yaptıklarımızı aktarmıyor ne yazık ki. Biz bu sitede insanların dilek dileyebilmesinin yanında kendilerine hedefler belirlemelerini ve yakın arkadaşları ile kolay etkinlikler açabilmelerini hedefledik. Sitenin neler yaptığına daha yakından bakmak için buraya göz atabilirsiniz. Diğer yandan tek atımlık olmadığımızı da yakında kanıtlamak niyetindeyiz. Bizi izlemeye devam edin.

Ayrıca askerde ilerisi için düşünürken acaba akıllı cihazlara mı yönelmeliyim yoksa web teknolojileri üzerinden mi devam etmeliyim şeklinde sorgulamalar yapıyordum. Bu bir sene gösterdi ki bu iki teknolojinin artık birbirinden ayrılması çok zor görünüyor ve birinde en azından yeterlilik sahibi diğerinde ise uzman olmak gerekiyor. Ayrıca bir de cloud teknolojileri var ki onlara ayrı bir yazıda değinmek gerekiyor.

Diğer yandan iş yaşamında yine enteresan bir sene yaşadım. Askerden geldiğimde başladığım Parkyeri bana bir çok konuda öğretmenlik yaptı, yazılıma bakışımı kökünden değiştirdi. Sayelerinde yazılımı artık daha çok seviyorum, elimden geldiğince özgür yazılım kullanıyorum ve windows tekelinden en azından kendimi kurtarmış vaziyetteyim. Ama ne yazık ki işler o tarafta benim istediğim gibi gitmedi. Genellikle maddi konulardan ötürü iş değiştirmek zorunda kaldım ve Pozitron‘a geçtim. Bu geçişi yaparken 4 senedeki 4. işime başlamış bulunuyordum ve resmen kendimi sorgulamaya başlamıştım. Uyumsuz muyum ben neyim ulan diye merak ediyordum. Neyse ki daha ilk görüşmemizde Fırat ve Mete ile çok iyi anlaşmaya başladık ve diğer tüm çalışanlar ve ortamla o şekilde iyi gitmeye devam ediyor. Mümkün olan tüm çalışma ortamı özgürlüğünü mühendislerine tanımaya çalışan bir şirket Pozitron. İş arayanlara da tavsiye ederim anlayacağınız gençlik.

Bu senenin biraz daha kendime dönük konularına girmek istiyorum. İlk olarak bu sene sadece bir dövme yaptırabilmiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyorum. Yapmak istediğim o kadar desen var ki.. Ama ne bunun için detaylı düşüneceğim vakti ne de gerekli parayı bulabildim :). Sağlık konusunda ise inişli çıkışlı ama genellikle monoton artan bir grafik çiziyorum gençler. Karatay diyeti sayesinde 87 kilodan 75-74 kilolara indim. Gerçi daha kilo verir miyim diye de tırsmaya başladım ama ekmek dondurma falan girdik diyete, toparlarım heralde ufaktan. Arada nargileyi de sigarayı da bir kaç kez bıraktım ama tam muvaffak olamadım. An itibariyle ne sigara ne de nargile içiyorum ve bu şekilde devam etmeyi temenni ediyorum. İşin bir de ispanyolca kısmı var tabii. Özetlemek gerekirse me gusto espanol pero no tengo tiempo para asistir un curso de espanol. Tambien tengo estudiar mas y practicar con la gente que hablan espanol. İnşallah diyoruz tabii.

Herkese iyi günler!

Hedefler

Hedef nedir? Hedefin kelime anlamına baktığımızda ilk olarak nişangah vb askeri terimler görüyoruz ama hepimiz biliyoruz ki hedefin esas anlamı, tasarladığımız olmasını istediğimiz iştir. Bu anlamda her insanın değişik hedefleri vardır, küçük büyük veya dünyayı değiştirecek nitelikte..

Neden hedeflerimiz olur? Çünkü bir çok insan hedefsiz yaşayamaz, insanın yaşamına anlam katması gerekir ve anlam da kendiliğinden havadan düşen bir şey değil sonuçta. Neyse herkesin kendi anlam arayışında haliyle yapması gereken işler oluyor. Bunlar mesela bir sınavı kazanmak, bir dil öğrenmek, bir meslek edinmek, evlenmek, bir hayır işinde bulunmak, bir parti organize etmek, sabahları erken kalkmak, kilo vermek gibi envai çeşit işten oluşabilir. Bunlara ulaşmak, bu işleri başarmak bize anlam ve mutluluk verir yada en azından bu yolda bir adım atmamızı sağlar.

Hedeflerimize nasıl erişiriz? İşin zor kısmı da bu zaten : ). Türk milleti olarak her işe bir gazla girip daha sonra çabucak sıkıldığımız genel olarak bilinen bir şey. Bazen yapmak istediğimiz şey bize zor gelir, bazen anlamını yitirir, bazen ilerleme kaydedemediğimizi düşünürüz ve bazen de bu hedefin yaşamımızdaki diğer olgularla bağlantısını yitiririz yani o konudaki vizyonumuzu kaybederiz. Bu durumda yapmamız gereken şey bir şekilde eylemsizliğin çeşitli tuzaklarına düşmemeyi öğrenmektir.

Hangi yöntemleri izleriz? Mesela bize zor gelen birşeyin nasıl yapılacağını bir yerlere not düşeriz, bundan sonra ne zaman daralsak o yazdığımız nota bakarak kendimize olan inancımızı tekrardan kazanırız bir ölçüde. Bu aynı zamanda anlamı kaybettiğimiz zamanlarda da işimize yarar, mesela sigarayı mı bıraktınız? Ama son zamanlarda zorlanıyorsunuz, bırakırken kararlılığınızı yazdığınız bir not varsa ona bakıp, bırakma nedenlerinizi üzerinden geçerek tekrar içinizde aynı gücü bulabilirsiniz.

Benzer şekilde hedefleriniz arasında bir ilişkiler ağı da kurabilirsiniz, bu sayede o anda yaptığınız iş size sıkıcı ve anlamsız gelse de (insan beyninin state ini korumanın bir yolunu bulsak aslında hiç bu problemlerimiz de kalmayacak da neyse 🙂 ), bu kurduğunuz ağa bakıp, aslında büyük resim için ne önemde bir iş yaptığımızı görebiliriz.

İlerlemek nasıl bir histir? İlerlediğinizi görebilmek için hedefinizi küçük ölçülebilen hedefler olarak bölebilirsiniz. Mesela hedefinizde üniversiteye girebilmek var. İstediğiniz bölüm için yapmanız gereken net doğru cevap sayılarını hesapladınız. Bu doğru cevap sayısını ilerleme şeklinde zaman dilimlerine bölerseniz, matematikte iyiye gittikçe kendinizde daha fazla ileri gitme gücü bulursunuz, çünkü ne yapıyorsanız o anda, doğru şeyi yaptığınızı görebiliyorsunuz : ).

Ne olsaydı da bize yardımcı olurdu? İlk olarak annemiz tüm hedeflerimizin farkında olsaydı ve bizi lise ve üniversitedeki gibi sürekli dürtseydi çoğumuzun başka yardıma ihtiyacı olmazdı. Ama herşey de annelere anlatılmıyor sonuçta. O yüzden sizin bu hedefleri gerçekleştirmek istediğinizi bilen arkadaşlarınızın olması, hem danışabileceğiniz insanlar olması hem de kendinizi kanıtlamak zorunda hissetmeniz sayesinde sizi ilerletecektir. Ayrıca yukarıda bahsettiğim gibi hedefleriniz ile ilgili notlar tutabilmek, hedefleri bir hiyerarşi içinde görebilmek de herkesin işine yarardı. Keşke bunları yapabileceğimiz bir yer olsaydı değil mi?

Ayrıca siz neler hissediyorsunuz bu konuda? Hedeflerinize nasıl ulaşıyorsunuz? Ulaşırken hangi yöntemleri kullanıyorsunuz? Bu konuda yorum bırakırsanız sevinirim.

Herkese iyi günler.

Bedelli askerlik ile ilgili bir kaç söz

Herkese merhaba,

Uzun zamandır yazamıyorum, farkındayım. Ama bunu telafi etmek istiyorum ve edeceğim, bu sebeple başlıyoruz : ).

Geçenlerde burada askere giden arkadaşlarımız için bir kaç tavsiye hazırlamıştım. Bu kadar askerden bahsettiğimize göre, son günlerde tekrar ortaya çıkan “bedelli askerlik” konusu ile ilgili de bir kaç düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bedelli askerlik bildiğiniz gibi normalde milli sorumluluk esasına göre yapılan askerlik hizmetinin, şu an için açıklanmamış olan bir takım koşulları sağlayan kişilerin üzerine bir miktar para ödeyerek yaptıkları kısa askerlik hizmeti olarak bilinmektedir.

Medyada özellikle ordumuza düşman durumdaki bir çok gazetecinin bu tasarıyı desteklediğini görüyoruz. Hatta bunun her ne hikmetse profesyonel orduya geçişi sağlayacağını da belirtiyor gene aynı şahsiyetler iştahla.

Bu tasarının nesini destekliyor insanlar anlayamıyorum. Bedelli askerliğin yaş gibi önemli kriterlerinin oldukça gevşetileceği söyleniyor. 25 yaştan itibaren insanların bu tasarıdan yararlanmaya hakları olacak gibi görünüyor. Bu durumda kendini tehlikeye atmak istemeyen insanların tamamının parayı bastırarak askerlikten yırtmaya çalışacaklarını söyleyebiliriz. Bu durumda sadece parası olmayan gariban halk askerlik yapacak öyle mi? Sadece onlar zor şartlarda vatan savunması yapacaklar, parası olanlar yaşamlarına hiç bir şey olmamış gibi devam edecekler? Şehit haberlerini tvlerde gördüklerinde üzülebilecekler mi? Üzülmüş gibi mi yapacaklar?

Bu tasarı, koşulları genişletilir ve sürekli hale getirilirse milletimizin içinde yine bir ayrılma çizgisi oluşturacaktır. Ve bu çok tehlikeli bir durumdur.

Diğer yandan bu tasarı ordunun profesyonelleştirilmesine ön adım olacakmış. PKK ile mücadelede de profesyonel ordu daha başarılı olurmuş. Bunların hepsinin saçmalık olduğunu biliyorsunuz değil mi? Aynı koordinasyon problemleri, istihbarat eksiklikleri ve ihmaller karşısında oraya Amerikan askerlerini bile koyduğunuzda gene aynı zaiyatı verirsiniz. Hatta daha çok bile verirsiniz çünkü kamuoyunda bunu pek umursayan kalmaz… Terörle mücadelede son zamanlarda yaşadığımız başarısızlıkların esasen siyasi başarısızlık olduğunun farkında olmamız gerekiyor.

Diğer yandan profesyonel ordu ne işe yarar? Profesyonel ordu milli orduluktan çıkar ve bir paralı asker ordusuna döner. Bizans’ın da son dönemlerinde Cenevizli ve Venedikli paralı askerleri vardı ama bir işe yaradı mı? Gördüğünüz gibi profesyonel ordu, milli ordu olmadığından bir mal gibi alınıp satılabilir. Bu sayede bir bakmışız profesyonel ordu bir Bağdat’ta bir Kosova’da bir bakmışız küresel sermayenin görev yapmasını istediği herhangi bir yerde.

al sana profesyonel asker

Son olarak kimse unutmasın ki Türk Ordusu yaklaşık 250 senedir sadece vatan savunması yapmıştır. Vatan savunması ise vatanın evlatları tarafından yapılır, ancak böyle başarıya ulaşılır. Profesyonel ordu ise işler sıkıştığı anda ortadan kaybolur, çünkü onların yaptığı iştir, kim yaptığı iş uğruna olur ki feda?

Herkese iyi günler.

Askerlik

Aslında askerden geleli çok oldu ama yazmaya fırsat bulamadım. Yaklaşık da bir üç ay sonra benim torunlar da askere gidecek o yüzden ufak bir hazırlık yazısı yazmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Askerlik herşeyden önce nedense bir öcü masalına çevrilmiş durumda ülkemizde. Hatta üniversite mezunu olanlar için daha da büyük bir problem haline getirilmiş durumda. Sermaye sisteminin sömürüsündeki (bak bunu da yazacağım bir ara) güzel ülkemizde ne yazık ki insanlar daha üniversite okurken ileriki yılların geçim derdine giriyorlar. Bu yüzden üniversiteden çıkar çıkmaz iş bulma telaşı başlıyor. Bu adımdan sonra da orada kalıcı olabilmek gibi yan amaçlar işin içine girince, askerlik iyice arap saçına dönmüş kronik bir sorun haline geliyor.

Diğer yandan da ordunun bazı düşmanları var biliyorsunuz, bu çevreler yıllardır ordunun güvenilirliğini sakatlamak için yalan yanlış haberler yayınlıyorlar. Yok pislik yediriyorlarmış da yok işkence çektiriyorlarmış da bilmem ne.Yok askerleri bilerek teröristlerin önüne atıyorlarmış vesaire.

Bunların hiç birine inanmayın, ve mümkün olduğunca tez elden askerliğinizi yapıp evinize dönün arkadaşlar, inanın askerliğin tüm zorluğu gençken daha kolay gelecektir sizlere. Özellikle kısa dönem yapacak arkadaşlar dikkat etsin, yaşı ilerlemiş abilerimize çok koyuyordu misal uygun adım yürümek veya mıntıka yapmak vs. O yüzden aradan çıkarın gitsin.

İlk hazırlık olarak psikolojik hazırlık yapmanız gerekiyor zaten arkadaşlar. Hiç birşey düşündüğünüz gibi değil. İlk olarak yaşadığınız hayata kısa olarak ara vermeniz gerekecek. Bunun berbat birşey olduğunu düşünmeyin, hani derler ya bazen uzaklaşmak gerekir diye, inanılmaz şekilde hayatınızı salim kafa ile düşünmeye vaktiniz olacak. Nereye gidiyorum, ne yapmalıyım gibi gerçekten düşünmeniz gereken soruları düşünmeye başlayacaksınız. Askerliğinizi bitirdiğinizde çok daha nesnel ve soğukkanlı birisi olduğunuzu farkettiğinizde mutlu olacaksınız emin olun.

Acemiliğin ilk günleri biraz koyacaktır hatta kısa bir süreliğine hapse atılmışlık duygusunu yaşayacaksınız ama kısa sürede hem arkadaşlarınıza hem de komutanlarınıza alışacağınızdan fazla sorun yaşamazsınız. Ayrıca tüm bunlar çok saçma bizim bunları yapmamıza gerek yok tipinden ergen triplerine de girmezseniz acemiliğiniz çok kolay geçecektir. Kara ve Hava kuvvetlerine gittiyseniz fazla kilolarınızdan kurtulacağınız için sevinebilirsiniz. Deniz kuvvetlerinde de kendi şekliniz olacak tabii ki, ‘Her ananın oğlu asker olur ama her kızın sevdiği Bahriyeli olamaz!’ dersiniz. Sonunda yemin töreni ile hem ailenizi hem de kendinizi gururlandıracak ve gerçek bir asker olacaksınız.

Ustalık döneminde daha net bir şekilde sorumluluk almayı öğreneceksiniz ve bu sizi daha olgun bir insan yapacak, ama bunun için hiç korkmanıza gerek yok çünkü askerde de herkesin insan olduğunu biliyorlar ve sizin gibi komutanlarınızın da limitleri var.

Diğer yandan üniversite bitirip askere giden arkadaşları çok daha farklı bir 6 ay bekliyor. Bir kere size karşı her zaman iki farklı tutum olacak, birincisi sizin okumuş olmanızdan bir şekilde etkilenmişler ve ikincisi de bunu kıskananlar. Fakat ikisini de normal bir şekilde idare ettiğinizde bir süre sonra sadece size saygı duyulduğunu hissetmeye başlayacak ve hatta bulunduğunuz konumdan memnuniyet duymaya başlayacaksınız, fazla çaktırmayın ; ). Astsubaylar size akıl danışmaya başlayacak, uzman çavuşlar biraz ezik hissedecekler. Er ve erbaş arkadaşlarınız size hoca diye hitap edecek, okumuş adam olarak her türlü sorunlarını size danışacaklar. Subaylar ise sizi eşitleri olarak görme eğiliminde olacaklar. Eğer yavşak bir hareket yapmazsanız rütbeliler ile iyi geçinmeniz kaçınılmaz. Hele bir de birilerinin çoluğuna çocuğuna ders falan verirseniz askerlik mi öğretmenlik mi yaptığınızı anlamazsınız.

Ekipman olarak hazırlık yapmaya gelince, söyleyebileceğim en önemli şey, iç temizliğinize önem veriyorsanız ki vermelisiniz mümkün olduğu kadar sayıda çamaşır yanınızda götürmeniz gerektiğidir. Askerde sıkıntı yaşanabilecek şeylerden birisi banyo durumudur ve inanın uzun süre banyo yapmamanın ne olduğunu(16 gün yıkanamadım babalar var mı ötesi?) öğrenmek istemezsiniz.

Diğer bir önemli nokta ayakkabı tabanı. Bu gerçekten süper bir icat ve uzun saatler boyu haşat olan ayaklarınızı hem soğuktan koruyor hem de rahat bir zemine basmasını sağlıyor. Zaten askerlikte en çok özleyeceğiniz şeylerden biri de halıya basmak olacak. Kauçuk ve tiftik keçisi derisinden olanları var, ben tiftik keçisi derisinden olanları öneririm. Kauçuk çok zengin duruyor, başınıza iş almayın. Ben taban kullanmama rağmen, bir ayak parmağım askerlik boyunca felç kaldı, doktor da aynı cem yılmaz a dedikleri gibi geçer geçer dedi. Ulan gerçekten geçti be sonunda o da çok ilginç hee :).

Yanınıza kesinlikle bir defter ve mümkün olduğu kadar kitap almaya çalışın. Defter çok önemli bir ihtiyaç çünkü uzun bir süre kendinizi başka insanlara ifade etmekte zorlanacak ve çekingen davranacaksınız. Diğer yandan bu kendinizi ifade etme konusunda da zamanla güzel şeyler yazabildiğinizi, düşüncelerinizi daha iyi organize edebildiğinizi farkedip mutlu olacaksınız ve güveniniz yerine gelecek. Ayrıca çok boş kalan zihniniz gördüğü her kaynağı kullanmak isteyeceğinden okuduğunuz basit bir gazete bile yaratıcılığınızı tetikleyecek ve aklınıza mükemmel fikirler gelebilecek. Bu fikirleri inanın kaybetmek istemeyeceksiniz. O yüzden yazın olum, hem vakit geçer şafak atar.

Kitap olayı da ayrı bir güzellik. Kitap okumaya hayatında yer veremeyenler ve vakit bulamayan insanlar neler kaçırdıklarını askerde anlarlar. 5 ay askerlik yaptım 8-9 kitap okumuşumdur. Bir kere inanılmaz bir dünya yaratacak kitaplar size askerlikte. Oraların sıkıntısından kurtulacaksınız başka başka yerleri hayal edebileceksiniz. Kitap okuyan adamı da askerde ciddiye alırlar onu da söyleyeyim. Benim götürdüğüm kitapları okumak isteyen ve okuyan komutanlarım oldu, varın siz düşünün adamın benim hakkımda ne düşündüğünü :). Hımm yalnız komutanlarınızın kıl çıkma ihtimaline karşılık başta fazla siyasi kitap götürmeyin göze batmayın fazla.

Son sözler olarak şunu söylemeliyim ki askerlik gerçekten hayata hazırlık için birebir. Aslında etrafınıza baktığınızda bir çok basit mesleğin temelinde askerlik olduğunu göreceksiniz. Misal güvenlik görevliliği, misal akaryakıt istasyonları misal hızlı yiyecek restoranları vs. Bütün kurumlarda iyi kötü bir ast-üst hiyerarşisi ve bazı rütbeler olacaktır. Sonuçta etrafta ne kadar çok onbaşı ve çavuş olduğunu anlayınca siz de iyi ki askerlik yapmışım diyeceksiniz.

Diğer yandan askerde, hiç beklemediğiniz olaylar olabilir, beklemediğiniz insanlarla tanışabilir, beklemediğiniz dostluklar ve yakınlıklar kurabilirsiniz. Gidin de bitsin işte yaa, bu kadar kafanıza takılacağına, kafanız rahat olsun.

Sonuçta askerlik bu, yapacak bir şey yok:).

Mini Karadeniz Turu

 

Haftasonu … eee Karadeniz’deydim. İTÜ den çok sevdiğim sınıf arkadaşım Duygu ile çok sevdiğimiz damadımız Emre nin düğününde bulunmak üzere, ben askerdeyken alınmış biletler ve yapılmış planlarla Karadeniz’e doğru yola çıktık. Orada kaldığımız 3 gün içinde ufak bir doğu Karadeniz turu yapmış olduk.

Öncelikle yolculuk günümüz ufak boy bir skandal ile başladı. Yeşilköy’de oturan benin, Sabiha Gökçen’den uçağa binmesinin hiç bir anlamı olamazdı ve olmadı da. Sabah 8:20 deki uçak için tee 5’te kalkmam gerekti. E akşamında da erken yatamadım ve sonuçta tam bir yürüyen ölüye dönmüş şekilde Kurtköy’e vardım. ( Gerçi Sabiha Gökçen’in iyi bir havaalanı olduğunu belirtmem gerek, ama yeteri kadar uçuş yok sanırım mekanda, biraz boş ve atıl duruyor. )

Trabzon uzun bir yolculuktan ( uçakta geçirilen bir buçuk saat inanın bana uzun bir zaman oluyor 🙂 ) sonra vardığımız bir cennet miydi? Bu sorunun yanıtını daha aramadan, ilk olarak ben temmuzda İstanbul’dan daha nemli bir mekan olabileceğine şaşarak kımıldamadan durdum.

sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım

toprak, güneş ve ben

bahtiyarım… (Nazım Hikmet)

 

Allahtan bizi Duygu’nun köylüsü olan bir Erdal abi, servisiyle o nem fırtınasının ortasından kurtardı ve yola koyulduk. Trabzon’dan teğet geçerek, Akçabat üzerinden Beşikdüzü denilen bir mevkiye dogru harekete geçtik. Trabzon hakkında ilk izlenimlerim de servisin camından ve 500 metre öteden bakarak gerçekleşti. Kuşkusuz ki Trabzon bir büyük şehir, Trabzon bir ayrı gerçeklik… Ama şurası kesin ki Trabzon biraz İstanbul Kartal biraz İstanbul Pendik.. Yada Pendik ve Kartal’da çok fazla Trabzonlu müteahhit var; o da bir ihtimal.

Vardığımız Beşikdüzü filmlerdeki elli haneli Avköy lere benzeyen bir muhitti ama kaldığımız tesis bungalov evleri, sahili ve havuzu ile oldukça lüks bir turistik merkezdi. O konuda sanırım düğüne tüm katılan arkadaşlar hemfikirdir. Yalnız o kadar nemden bahsettim, bu nemlerin bizlere bir yaptırımı olması gerekiyordu ve oldu da, düğünün başlamasına bir saat kala fena bir yağmur başladı ve düğünün açık hava planları iptal oldu. Sonuçta düğün mekanın kapalı bir salonuna alındı ve biz dahil bazı misafirler ayakta kaldı.

Ama sonrada fark ettik ki aslında biz dışarıda kalanlar şanslı olanlarmış, çünkü içeride öyle bir nem birikti ki, Trabzon’a ilk vardığımda hissettiklerim o nemin yanında hafif bir meltem gibi kaldı. Kaç tane elemanın gidip gömlek neyim değiştirdiğini gördüm, öyle anlatmaya çalışayım ben size. O açıdan dışardı görece ferah havada bir düğün yaşamaya başladık. Bize nereli olduğumuzu soran ve güzelliğimize?? vurgu yapan teyze, 25 ve 45 dakikalar süren horon, delicesine oynanılan kolbastı gecenin hoşluklarındandı. Ama gecenin sonundaki taki torenindeki isim okunmasi hepimizi heyecanlandirdi, 100 milyooon 500 milyoooon seklindeki aciklamalar herkesde heyecan yaratti. Sonuçta biz de altınlarımızı gelinimize verdik, bir sürü fotoğraf çektirdik ve geceyi bitirdik. Burada belirtmem gereken bir şey var ki, o da Trabzon kolbastısı ile LMFAO nun danslarının birbirine acayip benzediğidir:)).

kolbastı

lmfao party rock anthem

Düğün sabahı ( daha doğrusu gece yanıbaşımızda akan derenin gürül gürül sesi de oldukça aksiyonlu bir uyku geçirmemize neden oldu, o kısım da önemli 🙂 ) hazırlandık, sıcak pidelerimizle kahvaltımızı ettik ve gelinimizin babasına veda edip yola koyulduk. İlk durak olarak kendimize Sümela manastırını belirlemişiz. ( askerde bulunmuş olmamım güzel yanı, tüm bu planların benim için süpriz olması oldu, hayır merak edip sormadım bile, son güne kadar uçağımın saat kaçta kalktığını dahi bilmiyordum:) ) Bir sürü kilometre yağmurda Şevval Sam’ın Karadeniz türkülerini dinleyerek yol yaptık.. Sonunda yavaş yavaş yükselmeye başladık ve Sümela manastırının bulunduğu vadiye geldik. Burada ilk olarak manastırın girişindeki sosyal tesislerde durakladık ve yemeğimizi yedik. Burada belirtmem gerekiyor ki, Karadenizlinin ikramı sağlam oluyor arkadaş! Herşeyden veriyor adamlar, muhlama, balık, tatlı, salata, köfte.. Bu açıdan kendilerini çok tuttum :). E ama diyeceksiniz ki, çok mu beğendin alabalığı? Yani biraz yavan biraz kuruydu bee sümeladaki balık : )). Neyse sonra çıktık efendim bu manastıra, çıktık da ne görelim, yani anlayamadım neden insanlar bu kadar yukarıda, bu kadar yalnız, bu kadar sessiz, bu kadar başkalarından uzak bir yaşamı tercih ederler. Neyse sonra indik:). Aşağıda biraz daha oyalandıktan sonra, birkaç arkadaşımızı havaalanına bırakıp Ayder yaylasına doğru yeni yolculuğumuza çıktık.

Ayder yaylası aslen Rize’de bulunan 1300 metre yüksekliğinde bir mekan. Buraya gitmek için 3 saat araba sürdüğümüzü düşünürsek en az bir 200 km kadar uzakta olduğunu düşünebiliriz Trabzon’a. Yolumuzun büyük bir bölümü Karadeniz sahil yolunu takip etmekle geçti. Yol kenarında tek tük evleri görmek oldukça güzeldi, geçerken “Güzel Allah’ım buralar bozulmasın diye bu insanları İstanbul’a göç ettiriyor heralde” diye düşünmeden de edemedim :). Yol esnasında Amy Winehouse’ın ölüm haberini de Twitter üzerinden aldık ama pek sallamadık açıkçası. En sonunda içtiğimiz biralarla şişen bir taraflarımızla beraber son saniyelerde Ayder yaylasına ve kaldığımız otele giriş yaptık.

Ufak bir turdan ve kısa bir akşam yemeğinden sonra rakı içilecek yer arayışım kısa sürede meyvesini verdi ve etnik ve türkçe ve karadenize özgü şarkıların canlı seslendirildiği küçük bir meyhane lokantaya girdik. Açıkçası ve sanırım yolculuğun en güzel yanlarından biri bu oldu, Karadeniz her ne kadar çok güzel de olsa, biraz fazla dindar karadeniz insanı olgusu beni geriyordu ama bu içkisini içen ve türküsünü söyleyen ufak grupla kısa bir süre için de olsa huzurla ve sonra da kafa güzelliğiyle doldum. Yayla havası da beraber mis gibi uyuduk tabii sonuçta.

Sabah kahvaltımızı ettikten sonra Ayder yaylası turuna çıktık. Yani bu tepelerde bulut olması ve akarsu sesinin kulağa gelmesi de çok güzel ama bir yerden sonra olay aynılaşmaya başlıyor. Buradaki turumuzdan sonra da Trabzon-Uzungöl yaylasına geçtik. Burada Vedat Milor beyefendinin geldiği bir lokantada yemeğimizi yedik. Sonra turumuzu attık ve Trabzon şehir merkezine döndük. Şehir merkezinde de bir kaç saat geçirip, uçağımıza bindik ve memleketimizin yine en uzak noktasından inişimizi yaptık.

Tee kurtköy den yeşilköye gelene kadar canım çıktı ama sonunda evim güzel evime ulaştım.